Osman Diyadin
15 Şubat 2010
Kıvılcım olarak gitmek alev olarak dönmek!..
Türkiye gerçekten çok zor bir süreçten geçiyor..
Yaşananlara baktığımız zaman her gen yeni bir tartışma,her gün yeni bir olay.
“Nereye koşuyoruz?” sorusu aldı başını gidiyor!..
Küresel güçlerin dünyada gelişmekte olan ülkeler üzerinde her türlü oyunu oynadığı bu kritik süreçte Türkiye Cumhuriyeti ve Türk milletinin geleceğe yoğunlaşması, planlar yapması ve güzel hayaller kurması gerekirken ne yazık ki kendi kendimizi yiyen bir ülke haline getiriliyoruz!..
Özellikle son dönemlerimizde geçmişimize dönük bir kavga, hatta dışarıdan yönlendirilen bazıları tarafından bir intikam tutkusudur almış başını gidiyor!.
“Türklük,Türkçe,Türk milleti,Türkiye Cumhuriyeti,Atatürk” gibi bu milletin damarlarına kadar işleyen olmazsa olmazlarımızı ne hikmetse bir bütün olarak tartışma masaları üzerine konmak isteniyor!...
Bugün dünyada kendi milli değerlerini Türkiye gibi tartışma masasına koyan bir ülke var mı dır?sorusuna cevap vermek çok kolay!
Çünkü “Yok”
Nedir zorları anlamak mümkün değil!..
Ağzı olan sözde aydınlar,birtakım siyasiler buldukları yumuşak zeminde ucu açık demokratikleşme zemininde proje üretip masaların üzerine koyuyor!..
Türk milleti yerine Türkiyeli..
Türkiye Cumhuriyeti yerine Federatif yapı!..
Varlığımızın güvencesi olan Türk Silahlı Kuvvetlerimizin lav edilmesini bilen söyleyen aydınlar türüyor!..
Lord Curzon, Lozan'da, İsmet İnönü'ye ne şöylemişti!,,
"Arzu ettiklerimizin hiçbirini alamıyoruz.
Memnun değiliz sizden.
Ama. ne reddederseniz cebimizde saklıyoruz.
Yarın geleceksiniz, kalkınmak için yardım isteyeceksiniz.
O zaman, bu cebimizdekileri birer birer çıkarıp size vereceğiz."
Adamların hesapları hiç bitmedi!..
Ama ne acı ki bilerek veya bilmeyerek biz kendi kendimize onların hesaplarına çanak tutar hale geldik!
Fakat bu büyük devlet, bu büyük cumhuriyet,bu büyük millet ne kadar sağlam kurulmuş ki içten ve dıştan bunca hor görme, bunca düşmanlık ,bunca tezgaha rağmen diz çöktürülemiyor!..
Çünkü atalarımız öyle bir miras bize bıraktılar ki”Ye..Ye!” bitmiyor!.
Hepimiz orasından burasından koparıyoruz!.. Ama başaramıyoruz!
*** Atalarımız“On yılda on beş milyon genç” yaratan mucizenin kahramanlarıydılar!..
Bütün tutkuları gençlerini çağdaş medeniyetin seçkin üyeleri olarak yetiştirerek bir büyük devleti ve bir büyük milleti yüceltmekti.
Yirminci Yüzyılın iki cehennem ateşi arasında hiçbiri tehlikeleri abartarak, halka korkular salarak iktidarlarının sorgulanmasını önleme kurnazlığı peşine düşmedi.
” Çıktık açık alınla on yılda her şavaştan; On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan” diyerek devam eden onuncu Yıl Marşı bir büyük eserin ortaya çıkışın sigortasıydı!
Geçtiğimiz günlerde gazeteci yazar Güngör Mengi’nin bir yazısında dile getirdiği Londra’daki bir akademisyen dostundan aldığı elektronik posta mesajını okurken duygulanmamak onuncu yıl marşındaki “On yılda on beş milyon genç” ifadelerinin ne anlama geldiğini anlamamak hiç mümkün değil!..
İlham verici!
Mengi “Hem şimdikilere ilham verir belki diye, hem özlem ve sevgimizin merkezinde duran o asil ruhları minnet ve rahmetle selâmlamaya vesile olur diye paylaşmak istiyorum” dediği elektronik posta mesajında bakın neler söyleniyor..
***
İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci olduğum sıralar okul duvarında bir ilân gördüm..
“Avrupa’ya talebe yollanacaktır.”
Allah, Allah dedim! Ülke yıkık dökük, her yer virane, Lozan yeni imzalanmış, bu durumda Avrupa’ya talebe... Lüks gibi gelen bir şey.
Ama bir şansımı denemek istedim.
150 kişi içinden 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına Atatürk “Berlin Üniversitesi’ne gitsin” diye yazmış.
Vakit geldi Sirkeci Garı’ndayım; ama kafam çok karışık.
Gitsem mi, kalsam mı? Beni orada unuturlar mı?
Tam gitmemeye karar verdiğim bir sırada bir posta müvezzii ismimi çağırdı:
“Mahmut Sadi! Mahmut Sadi! Bir telgrafın var.”
Mustafa Kemal farkı
Telgrafı aldım ve açtım. Aynen şunlar yazıyordu:
“Sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz.”
İmza Mustafa Kemal...
Okuyunca düşündüklerimden olağanüstü utandım.
“Şimdi gel de gitme, git de çalışma, dön de bu ülke için canını verme” dedim.
Düşünün, 1923’te o kadar işinin arasında 11 öğrencinin nerede, ne zaman, ne hissettiğini sezebilen, ona göre telgraf çeken bir liderin önderliğinde bu ülke için can verilmez mi?
Çok başarılı oldum. Ülkeme alev olarak döndüm.
Önce İstanbul Üniversitesi Genel ve Beşeri Fizyoloji Enstitüsü’nü kurdum.
Kürsü Başkanı oldum. Daha sonra ülkemin başbakanlığını yaptım.
Ben kim miyim?
Ben sadece iki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamı Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak’ım.”
***
Evet sevgili okurlar ilham verici bir örnek değil mi ?
Onuncı yıl marşımızdaki “Çıktık açık alınla on yılda her şavaştan; On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan”sözlerinin hangi anlama geldiğinin biir belgesi değilil mi?
Fazla yoruma gerek var mı?
Hep birlikte Türkiye’nin geleceğine yoğunlaşmalı, plan yapmalı, güzel hayaller kurmalıyız!.. Yıkılmıyorsak,ayaklarımız üzerinde duruyorsak, ülkemiz üzerinde hesapları olan bir türlü emellerine ulaşamıyorsa bunun nedeni Cumhuriyeti kurup bizlere emanet eden o büyük irade ve şehitlerimizden başkaları hiç değil!..
Ülke yıkık dökük, her yer virane, Lozan yeni imzalanmış,”
Böyle bir durumda dahi Türk gençliğine Türkiye Cumhuriyetinin ilelebet payidar kalabilmesi için Avrupa’da eğitim kapıları açan Mustafa Kemal’in hepsine birer telgraf gönderken kullandığı .“Sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz.”sözleri hepimizin ama hepimizin bir kez daha bu ülkeye,bu millete,bu bayrağa,bu cumhuriyete sadakat olarak üzerimize düşen görevi anlatmıyor mu?
ALEV OLMAK ZORMU?
yorum ekle